-->
 
Bekir Karadeniz Web Sitesi
 
 
  
 
_©_BeKa_

Bekir Karadeniz ile söyleşi

- İlk sorum araştırmacı yönünüz ile ilgili olacak; Türküler ve halk şiiri üzerine »Ela Gözlüm«, »Kömür Gözlüm«, »Gül Yüzlüm«, »Deli Gönül«, »Artvinli Halk Şairleri«, »1900’den 2000’e Halk Şiiri«, »Xodlu Noksani« adlı kitaplarınız var. Çok geniş kapsamlı olarak hazırlanmış ve devamının geleceğini düşündüğüm böylesine bir araştırmaya başlama nedeniniz nedir?

- Özellikle benim kitap düzeyinde bir çalışmaya başlamamdaki en büyük etken, türkülerin gelişmesi ve güncelliğinin eldeki kaynak kitaplardan çok daha hızlı olmasındandı. Benim araştırmalarımdan önce bu konuda emek vermiş, araştırmalar gerçekleştirmiş birçok insan halk müziği ve edebiyatının belirli dallarına yönelmişlerdi. Türküleri bir bütün olarak en ayrıntılı inceleyen Cahit Öztelli’nin »Evlerinin Önü« adlı kitabı 1980’li yılların başında son kez yayımlanmıştı. Kaldı ki bu baskı da 1970’li yılların ilk yarısında yayımlanan biçimin yinelenmesiydi. Buna göre özellikle 1980’den sonra ciddi bir sıçrama yaşayan halk müziği, türküler herhangi kaynaklarda yer almamaktaydı. Yakılan, derlenen, bestelenen birçok türkü hem bugüne hem de yarına yönelik belgelenmemekteydi. İşte bu noktada önce kendi arşivimi geliştirme anlamında başlayan bu çalışma bir takım güzel rastlantılarla ve bu gelişmenin bir evresinde yaşam biçimime de uygunluğuyla birlikte belgelemeye başladığım veriler giderek bir kitaba dönüştü.

- Türkünün sizde özel bir yerinin olduğu bir gerçek; peki Bekir Karadeniz için türkü ne ifade ediyor?

- Türküler birçok insan gibi benimde yüreğime yerleşmiş, benimle birlikte yaşamakta ve gelişmekte, neredeyse her adımıma eşlik etmekteler. Şimdi hatırlamıyorum ama kitaplarımın birinde değinmiştim. Türkü, duyguların en dolaysız ve hesapsız dile gelişidir. Yalınlıklarında müthiş bir tat, müthiş bir estetik vardır. Çaresizliği de, isyanı da, yakarmayı da birarada, özetle insana ilişkin her şeyi bazen yalın bir dille bazen insanüstü bir yetenekle ifade eden türküler yaşamın kendisidir. Bir düşünün, hangi konuda türkü yakılmamış ki. Doğumdan ölüme yaşanan bir sonsuzluğun akla gelmeyen her kesiti türkü olabilmekte.

- Değişen dünya düzeni içinde toplumsal yapımızda da değişimler yaşanmakta; bu durumun Türk edebiyatına, özellikle halk edebiyatına etkisini nasıl görüyorsunuz?

- Bir anlamıyla kaçınılmaz bir çözülme ve yok olma yaşanıyor haliyle. Sermaye evrenselleştikçe gücü elinde tutanların öne çıkardığı şeyler de evrenselleşiyor. Bu da yerel ve özgün olan birçok şeyin sonu anlamına geliyor bilindiği üzere. Her şeyin kar üzerine kurulduğu bir işleyişte müzik ve edebiyat da bir meta olup çıkıyor sonuçta. Yüzyılların kültür birikimleriyle yoğrulup bugüne ulaşan bir türkünün geçirdiği evre ve düzey ile en kısa sürede kara dönüşecek bir müzik parçasının aynı tatta olması olanaklı değil. Her ne kadar işinde ustalaşmış birçok insanın yorumu ve bilgisi güzel eserlerin oluşmasında önemli etkenler olsa da, geleneksel bir türküyle kıyaslanması kolay değil. Biraz daha somutlaştırarak açmaya çalışayım. Örneğin Balkanlardan Kafkaslara dek çok çeşitli ve eşine dünyanın öteki yerlerinde rastlanmayan müzikler, ritimler var. 20/8’lik ya da 12/8’lik ritimlerin/ezgilerin karmaşıklığını herhangi bir 2/4’lük bir ritimle karşılaştırmak olanaksız. Herhangi bir şeyi pazara sunan bir üretici, onun kolay kullanılır ve çok tüketilir olmasını amaçlar. Bu sistem, öteki sanat dalları arasında sinemayla birlikte müzikte çok belirgin olarak işlemektedir.

Yalnızca müzik boyutunda değil, birçok kültür de yok olup gitmekte, ciddi erozyona uğramakta. Belki benim doğduğum yerlere yakınlığı itibariyle daha çok ilgi alanım gibi görünebilir ama her neyse, Kafkasya’da bir kültürler ve uluslar topluluğudur bilindiği üzere. Öylesi yerler var ki orada, bazen bir köy ortadan kalktığında bir dil de yaşamdan silinmektedir. Tabii dünyanın çok bilenen bir dili olmaması, egemen kültür konumunda olmaması bu küçücük gibi görünen kültürün birden yok olup gitmesindeki hüznü azaltmamaktadır.

İşin çıkmaz yanı ise, Doğunun kendini kanıtlayabilmek için Batının anlayışını temel almasıdır. Bu da Batı ve Batılı gibi olunca işin özünden bir şey kalmamaktadır geriye. Ama yazık ki siyasal akımlardan, günlük davranış biçimine dek kendimiz olmamak için gösterdiğimiz çabanın yarısını kendi kültürümüzü korumak için gösterebilseydik, bugün bulunduğumuz yerden farklı bir konumda olurduk diye düşünüyorum.

Dünyanın birbirinden haberdar olmaya başladığı, iletişimin yaygınlaştığı dönemden sonra müzik, dünya üzerinde önemli bir kazanç kaynağı oldu. Birçok bakımdan da artık müzik olmaktan öte görselliği ön plana çıkaran karma bir sektör oldu. İşin özü giderek anlamsızlaştı çoğu için. Sanırım bu giderek bir anlayış yaşam biçimine dönüştü. Dünyanın en »sayılı« politikacılarının konumlarına ve seçim süreçlerine bakın. Artık bağlı bulundukları partinin programıyla kimse ilgilenmiyor. Programın ve uygulanabilirliğinin özüne bakılmıyor asla. Herhangi bir konu ya da konuşmadaki »başarı« belirleyici olabiliyor genellikle. Bu da toplumlarda genel itibariyle ciddi bir dejenerasyonun yaşandığını göstermekte.

Müziği de toplumdan bağımsızlaştırıp ele almak olanaklı olmadığına göre aynı biçimde bir çözülmenin ve sıradanlığın yaşandığını anlamak zor değil. Bu işin olumsuz yanı. Bir de her şeye karşın güncelliği de içinde barındıran ve gelişen bir müzikten (burada biraz daha özele inerek halk müziğinden diye sürdürelim) özetmek gerekir. Halk müziği her türlü dışlama ve sınırlamalara karşın gelişmekte ve sürmektedir. Tabii ki bundan 300 yıl önceki gibi, 100 ya da 50 yıl önceki gibi değil. Öyle de olamazdı zaten. Son 30 yıla dek daha çok kır ile eşleşen halk müziği artık kent yaşamanı da içeren (ve artık giderek artan bir biçimde) oraları merkez alan bir biçime dönüşmüş durumda, içiçe ve yanyana gelişmekte.

Tüm bunların yanında küreselleşen dünyada müzik olarak kendimizi tanıtmanın yolu, İtalyanlara opera öğretmek olmamalı. Doğu müziği çeşitliliği, motifleri vs. bakımından zaten çok zengin. Öncelikle bu çeşitliliği ve zenginliği kavramadan böyle bir şeyin farkına varmak olanaklı değil ki. İnsanın kendi bilmediğini başkasına anlatmaya çalışması epey garip olur sanırım. Bugün dünyanın en ünlü müzisyenleri Doğulu müzisyenlerle çalışıyor. Belki bir talihsizlik ama Batı, Doğu müziğini bizden önce pazarlamaya başladı bile Batılılar. Birkaç örnek vereyim. Peter Gabriel gibi dünyanın en tanınmış müzikçilerinden birinin »yol göstermesi« sonucu Ermeni meyini (duduk) Batıda bilmeyen kalmadı. Geçtiğimiz yıl dünyada hasılat rekorları kıran bol Oscar ödüllü bir filmin (Gladyatör) müziğini yapan Hans Zimmer yine aynı çalgıyı (Gasparyan’ın yorumuyla) ötekilerin çok önünde kullandı.

Bu konuya girerken değindiğim gibi evrenselleşme çok dar kalıplarla benimsendi birdenbire. Çünkü »daha çok satmak« üzerine kurulu bu düşünce beraberinde »masumane« bir biçimde »evrensel kültür« olayını da gündeme getirmekte. Kültürü evrenselleştirmek aslında olanaklı değil. Başka insanlar ve toplumlar tarafından kabul gören, giderek birbirine benzeyen değerler bir boyutuyla evrensel olarak değerlendirilir doğallıkla. Kuşkusuz bu gelişme ve benzeşme insanlar ve toplumlararası kaynaşmayı da beraberinde getirmektedir. Her şeyin »düşmanlık« temeline oturtulduğu bir dünyada böylesi yakınlaşma ve benzeşmeler dostluğa atılmış önemli adımlardır gerçekten. Varolan evrensellik anlayışı bu boyutuyla, anlaşılma ve kabul görme üzerine kurulmuştur. Bana göre hareket noktası, benzeşen bir evrensellik ve buna bağlı dostluk değil, birbirine benzemeyen değerlerin oldukları gibi ve önyargısız kabul görmeleri biçiminde olmalıdır.

Bir biçimde, anlaşılmayanın evrenselleşme olanağı yoktur. Şimdi bir de şöyle düşünelim: Erzurum’un ya da Mardin’in bir türküsünü nasıl evrenselleştireceksiniz? Bu olanaklı değil. Ayrıca gerek de yok zaten buna. Yürekten söylüyorum, evrensellik, tadını bozmaktan başka bir şey değil. Evrenselleştirdiğiniz, herhangi bir diskoda herhangi bir insanın iki yana sallanmasını olanaklı kılacak biçime uydurulmasından başka bir şey olmayacaksa bunun yerel kalması daha doğru değil mi? Annesinin söylediği ninniyi bilmeyen insanın evrensellik anlayışını gözden geçirmekte yarar var.

Bu her boyutuyla yoruma ve tartışmaya açık doğallıkla. Ama bunları ciddi iddialardan öte bir dilek ve gönlümden geçenler olarak dile getiriyorum.

Halk edebiyatını da türkülerle birlikte düşünmek olanaklı bir boyutuyla. Ancak her bakımdan eşleştirmek doğru olmaz. Yine günün koşullarını ve önemini gözardı etmeksizin halk edebiyatının da, edebiyatın bir parçası olarak sürdüğünü görüyorum. Çok umutsuz değilim gelecek açısından. Her ne kadar şimdilik bu uğraşılar benim gibi amatör insanların özel çabaları düzeyinde yürüse de, günün birinde bu araştırmaların bir kurumsallığa dönüşeceğini hissediyorum. Halk edebiyatının bilimsel, tarafsız ve kesinlikle halkçılık yapmadan gelişmesine yönelik çabalar geliştirilmelidir. Batının çalışma yöntemini izlemenin yararı olacaktır bu anlamda. Çünkü Batıda bunlar, oldukça hatırı sayılır kurumlar ve uzmanlarca yürütülmektedir. Arşivimde bulunan yüzlerce örnekten birçoğu Batılı, daha özele indirgersek, Amerikalı, Alman ya da Fransız araştırmacıların ve kurumlarının gerçekleştirdiği kayıtlardır. Düşünün, Kars’taki Aşıklar Kahvesinde yapılan kayıtlar dünyanın en büyük müzik mağazalarında satılmakta ve Türkiye’deki bir CD’nin neredeyse 4 katı bir fiyata alıcı bulabilmektedir. Oysa aynı CD’de aktarılan aşıkların çoğunu Türkiye’deki ortalama araştırmacı tanımaz bile.

Yeri gelmişken söylemek istiyorum: 1970’li yılların sonunda Türkiye’de adı çok bilenen, folklora ilişkin 20’den çok araştırması yayımlanmış bir yazar, yalnızca kendi köyünün aşıkları üzerine yaptığı bir araştırmadan söz eder. Tecrübeli araştırmacı şaşkınlıkla ve küçümseyerek şöyle der: »Artvin’de aşık var mı?« Adı geçen köyde yetişen aşıklar Sümmani gibi birçok önemli aşığın etkilendiği ve halk şiirinde bugüne dek örnekleri olmayan eserler vermişlerdir. Bunları »Artvinli Halk Şairleri« adlı araştırmamda ayrıntılı incelediğim için burada yinelemek yersiz. Ancak bu talihsiz konuşma, işin vahametini göstermekte bir bakıma.

Bazen biraz ironik bir yaklaşımla şöyle geçiyor aklımdan: Eğer Japonlar bağlamanın seri üretimine geçerlerse yandığımızın resmidir.

- Toplumsal yapımızdaki değişiklere paralel olarak özellikle halk müziği ve sanat müziğinde de değişimler yaşanmakta. Müziğimizdeki bu değişimleri bazı müzikçiler bir yozlaşma olarak değerlendiriyorlar; siz ne düşünüyorsunuz?

- Olumlu, olumsuz her şeyin yaşandığını, her yönde değişimler olduğunu kabul etmek gerek. Yozlaşmanın olduğu bir gerçek. Bu konuda hemen herkes yeterince görüş belirtti, belirtmekte. Biraz önce de başka bir nedenle açıklamaya çalıştığım gibi her şeyi pazara endeksli olarak düşünen bir yapıda yozlaşmaların olmaması kaçınılmaz. Ama ben daha çok işin değişim bölümünü üzerinde ama ağırlıkla halk müziğine ilişkin bir şeyler söylemek istiyorum. Sanat müziğine ilişkin de genel şeyler söylemek olanaklı. Ancak ayrıntıya girmek benim bilgimin dışında. O işin uzmanlarını izlemek daha doğru olurdu.

Her dönem, her konuda olduğu gibi bugün de halk müziğinin ve kültürünün giderek değerlerini yitirdiği görüşü gündeme gelmektedir. Şöyle bir geriye doğru bakınca neredeyse her tarihsel kesitte birbirine benzer eleştirilerin gündeme olduğunu izlemek olanaklı. »Eskiden daha iyiydi« ya da »bizim zamanımızda« diye başlayan iç geçirmelerle karşılaşmışızdır her zaman. Bu hem bugün için de geçerli, hem de yine aynı biçimde gündeme gelmesi açısından geçerliliği oranında yeterli olamamaktadır.

Toplumlar her an ve her anlamda bir hareketlilik içindedir bilindiği gibi. Bu hareketlilik aynı zamanda değişkenlik demektir. Varolan değişkenlik günün koşullarında bazen tüm topluma olmasa da büyük bir kesime mal olduğunda olumsuz bir nitelikte görülmez. Gelişmeler, günlük yaşamın bazen önünde, bazen gerisinde ancak bir biçimde karşılıklı etkileşim içinde sürüp gider. Türkülerin, halkın yaşam biçiminin en dolaysız yansıması olduğu düşüncesinden hareketle, birçok gelişmeyi ve değişmeyi içinde barındırması boyutuyla bakıldığında, her şeyi eskiyi savunma noktasıyla açıklamaktan kaçınmak gerektiği anlaşılacaktır. Türkiye’nin bugünkü bulunduğu topraklar tarihten buyana çok önemli geçiş bölgesi olma niteliğindeydi. Binlerce yılın hareketliliği, akla gelebilecek her türlü nedenden dolayı yaşanan büyük ve toplumsal göçler, önemli birikimler sağladı Anadolu merkezli bu geniş alana. Hem gelip geçenler hem de bu mekanlarda yerleşik olanlar birbirine çok önemli özellikler kattılar. Tüm bu etkileşimin binlerce yıla yayıldığını gözönünde bulundurursak belki birçok değişikliğin farkına bile vardığımızı görürüz. Zaten böylesi özellikler araştırmacıların, uzmanların çabalarıyla belirginleşebilmektedir daha çok.

Son döneme bakarsak, geçtiğimiz 50 yılda yaşanan iç göç, iletişim araçlarının gelişim hızı doğal olarak insanların yeni yaşam biçimleriyle de paralellik içinde birçok gelişim ve değişim gösterdi. Doğal olarak da müziğe yansıdı bütün bunlar. Bazıları kabul gördü, bazıları görmedi.

Birçok müzik biçimi kendi döneminde eleştirildi. Araştırmalarımda ayrıntılı olarak ele aldığım bazı örnekler vereyim. Bugün Osmanlı müziğinin simgesi olarak bilinen »Yine Bir Gülnihal« adlı şarkı/ezgi dönemin padişahı tarafından Batı taklitçisi biçiminde nitelendirilmişti. Ya da Klasik Türk Müziğinin son dönemlerinin ustalarından biri kabul edilen Saadettin Kaynak’ın ilk dönemlerinde (aynen Orhan Gencebay gibi) radyoda çalınması yasaktı. Müziğin iyi olup olmaması değil, dönemin ölçülerine uyup uymaması boyutunda bir değerlendirme, doğal olarak kendi dışındaki her müziği dışlayabilir. Kaldı ki bazen varolan ölçüler, kalıplar yeni bir şeyi tanımlamakta yeterli olmayabilir. Bu yetersizlikten dolayı da 2 seçenek bulunmakta insanların önünde. Ya eldeki ölçülere uymadığından reddetmek, yok saymak ya da yeni boyutlarda incelemeye gitmek. Özellikle tutucu toplumların düşünce ve davranış biçimine uyan birinci yöntem hemen her zaman belirleyici olmakta böylesi durumlarda.

Türkiye’deki halk müziğinin vazgeçilmez çalgılarından olan tar, kemane, kaval, daha 25-30 yıl öncesine dek ya da çok daha yeni kullanım geçmişi olan bas bağlamanın halk müziği çalgıları arasında »resmi« nitelikleri yoktu. Şimdiyse tersini düşünmek olanaksız.

- Uzun yıllardır yurtdışında yaşıyorsunuz. Araştırmalarınızın yanında, edebiyatın değişik türlerinde de eserler veriyorsunuz. Örneğin heceli şiirde bugüne dek denenmeyen birçok eseriniz var. İlk bakışta geleneksel halk şiiri gibi görünen ama ayrıntıya girince hem teknik olarak zor hem de düşünce olarak yeni olan bazı biçimler geliştirdiniz. Bunlardan söz eder misiniz biraz?

- Aslında resmi ikametim başka yerde olsa da yılda en az 3-4 kez Türkiye’ye gidiyorum. Kitap baskıları, öteki çalışmalar, araştırmaların sürmesi vs. zaten doğrudan ilişkimi canlı tutmamı sağlıyor. Bu yolla da her tarafı gözleme ve değerlendirme fırsatım oluyor. Bu da çalışmalarımı etkilemekte. Bu genellikle duygu anlamında olmasa da yöntem ve verimi artırma bakımından kendini hissettirmekte. Dönem dönem geriye bakınca bunu daha iyi anlıyorum.

Araştırmalar dışında edebiyatın birçok dalında uğraşılarım var. Şiirin her biçimiyle doğrudan ilgiliyim. Onun için kendimi ifade ederken bu biçimlerin tümünü değerlendirmeye çalışıyorum. Ayrıca herhangi bir iddiadan öte yeni yöntemler üzerinde yoğunlaşıyorum. Örneğin tümüyle halk şiiri formunda 3 heceli şiirlerim var. Belki birçok insanın düşündüğünün tersine halk şiiri, hece sayısı azaldıkça zorlaşır. Bunlarla uğraşmak çok eğlenceli oluyor. Neredeyse yüzlerce örneği yazılmış ve çoğu zaman birbirinden ayırmakta zorlandığımız benzer şiirleri yinelemek gereksiz. Bunu yalnızca kendim için söylüyorum. Yoksa bazen bir sözcüğün sıradışı biri biçimde kullanılması bile bir şiire ayrı bir tat verebilmektedir. Böylesi ustalar yaşamakta günümüzde. Osman Kaya gibi, Aşık Zevraki gibi müthiş ustalar burnumuzun dibinde yaşıyor.

Başka bir şiir biçiminden sözedeyim. 8 ve 7 heceli 2 şiirden oluşan, hem birbirinden ayrıldığında başlı başına birer şiir, hem de birlikte tek bir şiir gibi ve çoklu uyaklar içeren şiirler var. Bu da heceli şiirde ilk kez benim kullandığım bir yöntem. Yani üç boyutlu şiir denebilir özetle.

Öte yandan halk şiirindeki en uzun zincirleme şiir örneğini oluşturan bir şiirim geçtiğimiz yıllardı yayımlandı. Bu örnekler kitaplarımda yeralmakta. Web sitemde birkaçını görmek olanaklı.

3 tanesi serbest, 3 tanesi heceli olmak üzer 6 şiir kitabım yayımlandı. Önümüzdeki yıl yeni biri daha hazırlanmakta. Biriktikçe yayımlanacak elbette.

Uzun yıllardır oluşan düşünceler, deneyimler değişik biçimlerde yansımakta. Bunlardan bir bölümünü bir öykü kitabı olarak hazırladım. Bu öykülerin bazıları değişik yerlerde yayımlandı. Ancak kitap olarak ne zaman basılacağını bilemiyorum. Uygun bir koşulda çıkarmayı düşünüyorum.

Bir de ayrı bir dal olan çeviriyle uğraşmaktayım yıllardır. Bir rastlantı sonucu ve ne yazık ki öldüğü gün böyle bir insanın yaşamış olduğunu öğrendiğim Erich Fried’le başlayan çeviriler var. Eşim Ulla ile birlikte gerçekleştirdiğimiz 4 çeviri kitabımız yayımlandı. Erich Fried’in tüm şiirlerinden yapılan »Seçmeler« Papirüs Yayınları, Uluslar arası Yayıncılar Birliği ödülü alan ve aynı anda 7 dilde birden yayımlanan »Vatansız 100 Şiir« Kavram Yayınları ve yayımlandığı 1979 yılından beri Almanya’nın en çok satan şiir kitabı olma özelliği koruyan »Sevgi Şiirleri« Kum Yayınları arasında çıktı. Ayrıca Hans Magnus Enzensberger’in tüm şiirlerinden gerçekleştirdiğimiz »Seçmeler« Kavram Yayınları arasında çıktı. Ayrıca 68 kuşağının önemli şairlerinden Rolf-Dieter Brinkmann’ın »Ot« adlı kitabını çevirip bir yayınevine yolladık. Umarım bir şeyler çıkar. Nelly Sachs, Brecht çevirileri de arşivimizde bulunmakta.

Tüm bunların yanında değişik insanların kitaplarını hazırlıyorum. Çok yoğunlaşmadığım bir editörlük var işin içinde. Cemal Safi, Devran Baba, Osman Kaya, Adil Okay gibi şairlerin kitaplarını yayına hazırladım. Çok zaman ve dikkat isteyen ama zevkli bir iş.

- Bir önceki sorunun devamı niteliğinde olarak, yurtdışında gelişmekte olan Türkçe edebiyat hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

- Türkiye dışında en yoğun Türkiye kökenli insanın yaşadığı yerin Almanya olması nedeniyle buraya ilişkin değerlendirmeler geneli anlatması açısından çok yanlış olmayacaktır sanırım.

Henüz 40 yıl gibi bir geçmişi olan Avrupa’daki Türkiye insanının edebiyatı doğal olarak bulunduğu yer açısından çok önemli adımlar atma olanağına sahip olamazdı. Onun için değerlendirmeyi bu koşulları gözönüne alarak yapmak haksızlığı azaltır.

Dünya edebiyatın en belirleyici örneklerinin Batı kaynaklı olduğunu düşünürsek 40 yılın birikiminin bu koşullarda çok büyük şansının olmadığı anlaşılır. Kaldı ki bu 40 yılın ilk gelenleri zaten birkaç yıl çalışıp geri dönmeyi düşünen ve dış dünyayla hiçbir bağ kurmayı gerekli görmeyen kesimdi. Sonuçları ortada.

İşin bir başka, hem de oldukça sevimsiz yanı var. Göçmen edebiyatı, yabancı edebiyatı gibi garip bir konumda görülen ve aslında doğrudan eleştirmek (edebi düzeyde) yerine »kıyak« temelinde bazı değerlendirmelere girilmektedir Avrupalılarca. »Aslında edebi olarak bir anlam ifade etmemesine karşın göçmenler açısından yeter« mantığıyla ele almalar bana çok aşağılayıcı gelmekte. Göçmenlerin kendi gerçeklerinden hareket etmeleri ve bu türden aşağılamalara izin verip vermemeleri kendi sorunlarıdır kuşkusuz.

Ancak her şeye karşın yaşadığı (ve artık doğduğu) ülkenin dilinde düşünüp yazan insanlar kendini göstermeye başlamakta giderek. Bu süreç daha uzun zaman gelişme aşamasında olacağa benzemesine karşın yine de zamanla kendi geçmişlerinin de katkılarıyla bulundukları ülkelerde yer edineceklerdir. Yer edineceklerdir çünkü yalnızca edebi anlamda bir düzeye ulaşmaları değil, geçmişlerindeki kültür ve düşünce yapısının farklılığı ve çeşitliliği açısından da bir renk ve tat katacaktır ürünlerine.

Müzik konusunda da değindiğim gibi, kendi kültürel geçmişlerinin fantastik öğeler Batı edebiyatında her zaman ilgi odağı olmuş ve bunun üzerine çoksatan kitaplar yazılmıştır. Ama keşke bunlar (özellikle Doğulular için söylüyorum) kendi düşünme sistemleriyle birlikte yazılsa. Bilirsiniz Batılının gözünde klişe olmuş kavramları zorladığınızda herhangi bir şansınız olmaz. Onun için Oscar da, Nobel de genelde bu klişelere uygunluğu oranında verilir. Amado, Marquez gibi Latin edebiyatının önemli adları kendi gerçeklerini ifade ederek sevilip ve değer bulmaları bir rastlantı değil. Ama Doğulu Amin Maalouf ağırlıkla Batılı düşünce sistemine göre yazmasaydı bugünkü konumunda olamazdı. Eserlerini Fransızca yazmış olması çok önemli değil bu anlamda.

Aslında konu uzun ama buna girdikçe Batı düşünme biçimiyle kişisel hesaplaşmamın öne çıkmasını istemediğim için bitirmekte yarar var. Konumuz bu değil. Belki bir başka zamana da bunu konuşuruz.

- Bekir Karadeniz nasıl yazar? Sormak istediğim; kendisine özel çalışma ortamı yaratır mı, günün belli saatlerini seçer mi, notlar alır mı, vb. şeyler.

- İşi haksızlığa vardırmadan düz bir şey söyleyeyim. Sanırım yazdıklarımın yayımlanan bölümleri 3 bin sayfayı geçti. Ancak yaşamımı sürdürmek ve bu araştırmaları yapabilmek için başka bir işte çalışmak durumundayım. Özetle ben halen amatörce bu işlerle uğraşan biriyim. Yazar olup olmadığım da bilmiyorum. Aynı durumda bir diplomam olmasına karşın edebiyat öğretmeni olup olmadığımı bilmediğim gibi. Kartvizitimde bunların hiçbiri yazmıyor. Yarı resmi bir kuruluşta sosyal danışmanlık yapıyorum. Yani günün alışılagelmiş iş saatlerinde gönlümle hiçbir ilgisi olmayan bir işi yapıyorum. Ortada görünenler ise ondan artakalan zamanda yapabildiklerim.

Güzel bir çalışma odam ve olanaklarım var tabii ama özel çalışma ortamı yaratmak zor genelde. Çünkü iki ayrı dünyayı birlikte yaşıyorum ve birbirine karıştırmamak bile başlı başına bir beceri gerektiriyor. Yolda giderken aklıma gelen şeyleri olanaklı ise not alırım. Yoksa her şeyin plan üzerine yürüdüğü bu çağda her ayrıntıyı akılda tutmak olanaklı değil. Daha önceleri ezberimde olan yüzlerce türkü sözünü bile kitaplara aktardıktan sonra, işim görevim sona ermiş gibi unuttum. Bu beni şaşırtan yanlarımdan biridir.

- Kitaplarınızda bugüne kadar Türkiye’de karşılaşmadığımız çoklu dizinler yöntemi kullanmışsınız. Amacınız nedir?

- Araştırmalara başlarken yüzlerce kaynağı elden geçirmek, incelemek durumundaydım. Ancak bilimsel bir mantıkla hazırlanmamış olan bu kaynaklarda aradığınız bir şeyi bulmak, dahası aradığınız şeyin o kaynakta olup olmadığını anlamak neredeyse o kaynağı her seferinde baştan incelemek demekti. Bir düşünün yüzlerce sayfalık bir kitap var elinizde ve bir türkü arıyorsunuz ama hiçbir dizin yok. İki seçeneğiniz var: Ya vazgeçeceksiniz -ki araştırmacı olarak olanaklı değil- ya da kitabı baştan sona gözden geçireceksiniz. Şansınız varsa aradığınız türkü kitabın son sayfasında değildir.

Karşılaştığım her zorluk benim hazırladığım kitaplara bir avantaj sağlamış oldu tersten bakarsanız. Buna göre bu çalışmalar içinde geliştirdiğim ve Türkiye’de ilk kez kullanılan bir yöntem oldu bu. Çünkü yazdığınızın anlamı kadar sonraki araştırmacılara kullanım kolaylığı sağlamasıydı önemli olan. Bu dizinler gereksinimden oluştu.

Türkü adına, ilk dizeye, kişi adlarına göre olmak üzere 3 ayrı dizin ve türkülerde adı geçen (yakan/yazan, kaynak vs.) yüzlerce insana ilişkin bilgi içeren bir bölüm ve de epey kapsamlı sayılabilecek bir sözlük ile araştırmalarımı kolay kullanılabilir biçime getirmeyi amaçladım.

Bir de belki bunların yanında bir yönteme daha değinmekte yarar var. Bugüne dek yapılan böylesi araştırmaların büyük çoğunluğu bilimsellikten uzak olmanın ötesinde, bütünüyle yanlı bir mantıkla hazırlanmış. Örneğin, halk şiiri konusunda bir araştırmada neredeyse yalnızca falan ya da filan görüşe yakın olanlar toplanabilmekte. Yeni araştırmacıların bilimselliği, bu ve benzeri ilkellikleri aşarak kendini kanıtlayacaktır kuşkusuz.

- Hazırlamakta olduğunuz yeni kitaplarınız var mı?

- En başta adlarını saydığınız araştırmalardan türkülerin 4. bölümü »Deli Gönül« adlı araştırmam henüz yayımlanmadı. Tamamlanmış durumda olmasına karşın baskıya gireceği ana dek her an değişebileceğinden dolayı hazırlanan kitaplar arasında saymakta yarar var. »1900’den 2000’e Halk Şiiri« adlı araştırmam da aynı. Aslında bu yüzyılın başında tamamlandı ancak o günden bu yana birçok değişiklik oldu yine de. Uygun bir yayıncı bulursam çıkar. Yeni şiirler, yeni bilgiler geldikçe her kitabı basılacağı güne kadar güncelleştirmeye çalışıyorum. Sanıyorum önümüzdeki yıl bu kitaplar yayımlanmış olacak.

Şimdilerde bir romanla uğraşmaktayım. Genel kurgusu zaten hazırdı epeydir. Birkaç yıl onunla uğraşacağım öteki şeylerin yanında. Editörlük vs. sürmekte zaten. Bir de notalarıyla birlikte bir türkü kitabı hazırlama düşüncesi var Kazım Birlik ve Orhan Bahçıvan’la birlikte. Bu türküler kaynak, derleme ya da beste itibariyle yalnızca üçümüze ait olan eserlerden oluşacak. Öteki türkü araştırmaları gibi çok geniş boyutlu olmayacak.

Genel deneyimlerimden hareketle söyleyeyim, kimbilir şimdiden planlamadığım kaç kitap daha hazırlamak zorunda kalacağım arada.

- Son olarak söylemek istedikleriniz.

- Epey söyledim. Gerisini başka bir zamana bırakalım. Sağolun.

- Söyleşimize katıldığınız için teşekkür ederim.

(Söyleşi: Turgay Tezgin ● Amatörce Edebiyat)

 
© The contents of this site are copyright. All Rights Reserved.