-->
 
Bekir Karadeniz Web Sitesi
 
 
  
 
_©_BeKa_

Şiddetin Kadına Dönük Yüzü

 

Yazının çoğu kadına şiddetten çok şiddetin kendisini ele almasına karşın, başlık kadına yönelik şiddetin son zamanlarda iyice artması nedeniyle öne çıktı.

Konuyu ele alırken en genel tanımıyla iç içe/birlikte Türkiye toplumundaki görünüşü ve biçimi üzerine durmaya çalışacağım. Haliyle saygı, sınır, hak gibi birçok başka kavram da söz konusu olacak.

Şiddetin her ne kadar evrensel bir tanımı olsa bile yine de yer ve duruma göre yorumu, dahası algısı değişebilir.

Şiddet, temelde bir şeyi yaptırmak ya da elde etmek için biri ya da birilerine (bir toplum, bir inanç veya politik veya cinsel tercihi veya herhangi bir nedenden dolayı farklı bir grup da olabilir) karşı kullanılan çeşitli biçimlerdeki bir baskının (sonu açık) başladığı noktadır. Bu, sonucun olumsuzluğuna ilişkin bir imadan, tehdide, şantaj ya da herhangi bir biçimde doğrudan kaba kuvvet veya başka bir biçimde bir şey yaptırmaya teşebbüstür.

Şiddet her zaman dıştan gelen bir şeydir. Ancak dıştan gelir olması onun yabancı, tanınmaz olmasını gerektirmez. Sokakta, parkta veya bir alışveriş sırasında hiç tanışmayan insanlar arasında gelişen bu yönde bir şiddet söz konusu olabileceği gibi aile içinde de (belki daha) sıklıkla gündeme gelebilir. Aradaki (örneğin işyerinden mahalleye veya okula kadarki) yerler de istendiği gibi sıralanabilir. Bunun boyutu ise çoğu zaman yasalarla (da) belirlen(e)meyen bir biçimde meydana gelebilir. Onun  için şiddetin nereden ve nasıl kaynaklandığına bakılmaksızın gerçek adıyla tanımlanması doğru bir başlangıç olabilir. Bu anlamda Türkiye toplumunda şiddeti teşvik eder nitelikte bir sürü kavram/söz bulunmaktadır. »Dayak cennetten çıkmadır«, »... tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir«, »Sallandıracaksın bunlardan birkaçını«, »...nın/nin1 vurduğu yerde gül biter« veya »Şeriatın kestiği parmak acımaz2« gibi birçok örnek bulunur. İşin tehlikeli yanı ise bunların fazlasıyla içselleştirilmiş olmasıdır.

Bir insanla konuşurken sesini (tehditkar bir havaya sokarak) yükseltmekten fiziksel saldırıda bulunmaya kadar tümü temelde şiddettir. Dahası, günümüzde birbirini hiç görmeyen insanlar bile (örneğin siber ortamda) şiddete maruz kalabilir. Ancak bunların birçoğu öylesine belirsiz ve/ya kanıksanmış gibi yansır ki çoğuna tepki gösteril(e)mez bile. Kanıksanmaktan vurgulamak istediğim, şiddetin herhangi bir biçimine alışmak gibi bir yanlış algılanma değildir. Çoğu zaman bir çaresizlik, belaya bulaşmaktansa es geçmek boyutunda olabilir. Yoksa birçok dilde ve kültürde sıklıkla kullanılan Kızılderililerin acı hissetmediği veya baskı altındaki toplumların acıya alışmışlıkları gibi saçmalıklar değil anlatmak istediğim.

Şiddeti cahillerin daha çok kullandığı algısının da yanlış olduğunu belirtmek gerek. Bazılarına göre, fiziksel bir uygulamaya dönüşmediği sürece şiddeti şiddet saymak mümkün olmayabilir. Bu anlamıyla bir yerde ötekinden daha fazla/az şiddet tespiti yapılabilir. Kuşkusuz bu da nereden ve nasıl bakıldığıyla ilgilidir ve farklı görülebilir. Örneğin, bir ailede yaramazlık yapan çocuğun tokatlanmasıyla bir başka ailede aynı durumdaki çocuğun karanlık banyoya kilitlenmesi içerik itibariyle farklı gibi algılanabilir. Onun için şiddetin boyutu üzerine bir belirleme değil, kendisine ilişkin tarafı daha belirleyicidir.

Günümüzde şiddetin eşleştirildiği terör tanımı çoğu zaman devletlere karşı söz konusu bir takım eylemlere ilişkin yapılır. Devletler de bu konuda fena halde hemfikirdirler. Şiddeti temel alan ve uygulayan »devletsiz« grupların veya bireylerin bu eylemlerini aklamak veya hoş görmek anlamında söylemiyorum. Bunun bir de devlet(ler) tarafından yapılanı var -ki içerik olarak aynıdır ve çoğu zaman daha acımasız ve uzun sürelidir- ancak buna klasik anlamda terör denmez nedense. 12 Eylül dönemindeki Türkiye’nin halini aklınıza getirin. Belki birilerine göre bir huzur ortamı sağlanmasına yönelik şeyler yapılmaktaydı. Ama (benim gibi) öteki birilerine göre ise devletin kendisi terör idi. Burada bunun ayrıntılarına girmeyeceğim.

Bugün bile sokakta yürüyen herhangi bir birey herhangi bir nedenle karşı karşıya geldiği polis memurundan korkuyorsa burada bir sorun var demektir. Tartışmak istediğim, demokratik olmayan bir idare biçimi falan değil. Tabii ki bu da bunun önemli yanlarından biridir ama böylesi karşılaşmanın kendisi bir şiddet ifadesidir. Yani böyle bir karşılaşmada polis memurunun potansiyel olarak bireye şiddet uygulama ihtimali bir yana (pratikte) »serbestiyeti« bulunmaktadır.

Şiddet şiddettir ve kimden veya nereden geldiğiyle değerlendirilmemelidir. Peter Ustinov’un (1921-2004) dediği gibi, »Terör, yoksulların savaşı, savaş ise zenginlerin terörüdür. İkisi de aynı derecede ahlaksızdır.«

Bir şeyi protesto etmek için dans eden kadına dua okumayı dayatırken şiddetin bir boyutu görülmektedir. Hatta bu basit bir temenni gibi aktarılmaya çalışılsa bile devletin en büyüğünün bu tavsiyesi her şeyden vazife çıkarmaya yatkın toplumlarda dans eden kadına polisin saldırmasını meşru kılmak dahil birçok soruna yol açabilir. Buradaki meşruluktan kastım aslında bunu yapan »görevlinin« yanına kar kalacağını bilmesindeki tehlikedir.

Kadına uygulanan şiddetin (tacizden öldürmeye) bazı boyutlarda arttığı belirtilmekte. Doğrudur. Ama ben genel olarak bunun sadece artış değil aynı zamanda konuşulur/bilinir olabilirliğiyle de birlikte değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Belki bundan 30, 50 veya daha fazla sene önce kadınların kendilerini ifade edebileceği imkanları çok daha sınırlı olduğundan ve başlarını sokabilecekleri başka bir yer bulunmadığından bu kadar bilinmemekteydi. Hayatta kalabilmek için, gidebilecekleri başka yer olmadığından susmak durumundaydılar. Veya sokakta koca ya da herhangi bir biçimde kendini ilgili gören başka bir erkek tarafından öldürülen kadından başkalarının haberdar olması bugünkü kadar kolay değildi. Çoğu zaman kol kırılsa da yen içinde kalmaktaydı. Bu gelenek aynı zamanda kadının herhangi bir biçimde (en önemlisi de ekonomik olarak) erkekten bağımsızlaşmaya başlamasıyla, yıkıldığını söyleyemezsek de, çatlak verir oldu. Onun için daha çok duyulmakta, haber daha uzak yerlere çabucak ulaşabilmekte. Özgecan’a ne olduğunu bundan 50 sene önce aynı yoğunlukta bilmek mümkün müydü? Öğrenmek için çaba gerektirmeyen iletişim araçları (burada kastettiğim özellikle televizyondur) yokken kaç kişi bu haberi gazeteden takip edebilecekti. Çoğu zaman da böylesi bir cana kıyan, taciz eden veya tecavüz eden de yabancı bir minibüs şoförü değil daha yakınlardan biri olacaktı.

Bununla anlatmak istediğim, eskiden daha iyi olduğu yanılsamasıdır. Evet, bugün kötü ama eskiden insanlar daha mı uygardılar. Belki daha başka denetleme mekanizmaları falan işlemekteydi ama daha iyi olduğunu sanmıyorum.

Şiddetin temeline, varlığına ve günlük yaşamdaki işlerliğine ilişkin daha fazla ve daha düzeyli önlemler mi alınmaktaydı eskiden? Bunu da sanmıyorum. Öte yandan bugünün yaşam, algılama biçimi vs. birçok bakımdan şiddeti teşvik eden ögeleri de geliştirmiştir. Bunları göz ardı etmemek gerekir. Ancak (tekrarlarsam) her şeyin eskiden iyi olduğu mantığıyla açıklamaya çalışmanın doğru olmadığını vurgulamak istiyorum.

Son 30 yıldır ciddi bir ivme kazanan dindarlık3 üzerinden bunu açıklamanın da bir mantığı yok. Yani İslami değerlerin sarsılması veya bozulmasının açtığı bir sonuç olarak savunmaya çalışmak aynı derecede gerçek dışı. Maraş, Çorum ve Sivas’ta insan boğazlayanlar veya yakanlar kendilerini hangi dinle/inançla ifade ediyorlardı acaba?

İslamiyette yeri olup olmadığı üzerine bir tartışma yapmanın da benim açımdan anlamı yok. İki nedenden böyle düşünmekteyim. İlki, kendimi İslam (veya başka bir inanç sistemi) içinde değerlendirmediğimden onun kurallarının benim açımdan geçerliliği olamaz. Bu, İslama (veya başka bir dine) bağlı insanların kurallarını yadsımamla, onları hiçe saymamla ilgili değil. Herkes bir başkasını rencide etmediği sürece (daha genel söylersem, evrensel değerlere sadık kaldığı sürece) kendi kurallarına bağlı kalmakta özgürdür ve bu özgürlüğü savunmak gerekir. İkincisi, bir inancı belirleyenin kendine göre işleyen bazı kuralları olabilir. Ancak dünyada geçerli olan ve tüm inanç sistemlerinden bağımsız olarak öneme sahip değerler vardır. Özgürlük, eşitlik, insan onuruna uyar biçimde yaşamak vs. Bu ilkelere inanan biri(leri)nin kendi(leri)ni (başkalarını rencide etmedikleri, tekrarlarsam, evrensel değerlere saygılı olunduğu sürece) herhangi bir dini kurala uydurma zorunlulukları yoktur.

Söylemek istediğim bir dindeki bir suçun cezası şöyle ya da böyle olabilir. Daha somut örneklemeye çalışayım. Hırsızlık yapan birinin bileğinin kesilmesi ya da bilmem hangi suçu işleyen birinin kırbaçlanması o inanç sistemi içerisinde geçerli olabilir. Ama buna karşı durmak gerektiğini ve düşünen de çok insan vardır. İşin karmaşık yanı da bu insanlar aynı toplumsal ortamda yaşamak zorunda olabilirler. Düşünün, Anadolu’nun bir köyünde ailenin uygun gördüğü kişiyle evlenmek istemediği için başka biriyle kaçan bir kızın öldürülmesi o ailenin, köyün ya da inancın kurallarıyla çelişmeyebilir. Peki ne olacak zaman?

Son dönemlerde dar mekanlardan çıkıp daha geniş topraklara yayıldığı için iyice dikkat çeken İslam söylemli şiddet örgütlerinin yaptıklarına bir göz atalım. El Kaide, IŞİD, Boko Haram, El-Nusra veya şimdilik isimlerini bilmediğimiz yapıların işleyişindeki şiddeti nasıl incelemek gerekir. Bunların tümü kendilerini İslam kurallarıyla açıklıyorlar ve örneğin buna bağlı olarak İslami ilkelere göre elde ettikleri ganimeti istediği gibi kullanma haklarını kendilerinde görüyorlar. Bu işleyiş İslamın ilk ortaya çıktığı zamandan Osmanlılara, oradan bugüne kadar aynı mantıkla işleyişini sürdürmektedir. Ayrıca daha IŞİD ortalarda yokken Malatya’nın ortasında insanları bağlayıp boğazlarını kesenler bugün elini kolunu sallayarak dolaşıyor Türkiye’de.

Burada »ganimet« kavramıyla, ele geçirilen her şeyi kastetmekte olduğum anlaşılıyordur sanırım. IŞİD’in ganimete ilişkin tasarrufu üzerinde yorum yapmazken kadına ilişkin davranışında şaşırır gibi görünmeyi fazlaca anlaşılır bulmuyorum. İlkesel olarak temel aldıkları kurallara uygun davrandıkları ortada. Özetle akla gelen/gelmeyen birçok insanlık dışı uygulamayı gerçekleştirenler kendilerini doğrudan İslamla tanımlarken, benim gibilerin (hariçten gazel okuyarak) bunların İslamla ilgisi olmadığını haykırması fazlasıyla absürt durmakta.

Benzer örnekler çoğaltılabilir. Herhangi biçimde şiddet içermeyen bir şey de bir başkasına etik olarak doğru gelmeyebilir. Diyelim ki İslamiyette (çok yakın akraba olmayan) kadınlar ve erkekler bir arada bulun(a)mazlar veya Müslümanlar alkollü içki içmezler. Buna bir itirazım yok. Ama bunu bir başkasının hayatında geçerli kılmaya kalkışmak şiddetin daniskasıdır ve karşı durmak gerekir. Yani nedense, hep en tutucu olana daha fazla saygı göstermek gerektiği gibi bir yanılsama vardır. (Saygı olmalı tabii ama sadece daha tutucu olana değil; herkese.) Öte yandan başka olanın saygı görmesini aynı içtenlikle bekleme hakkını bile birçok insanın kendisi için talep etmemesi tuhaf bir durum bana göre. Herhangi bir inancın mensubuna saygısızlık etmemek için özen gösterdiği oranda kendisine saygısızlık edilmemesini talep etmek ve bunu başkalarından beklemek de aynı derecede haktır ve savunulmadığı oranda kaybedilir.

Yukarıda değindiğim gibi kadına uygulanan şiddet oranında bir artıştan söz edilmektedir. Artık eskiye oranda daha doğru dürüst istatistikler tutulduğundan ve bu verilere daha ulaşılabilir olmakta, bundan hareketle kadına şiddetin oranı son 10 yılda çok fazla arttığı ortaya çıkmakta.

Buradaki şiddet artık yukarıda bahsedilen değişik boyutlardaki de değil. Öldürme, sakat bırakma gibi uçlarda artış gözlenmekte. Toplumun değişik kesimlerinde de buna ilişkin değerlendirmeler gündeme gelmekte. Muhtemelen dozu daha az gibi algılanan şiddet ögeleri artık değerlendirmelere gir(e)memektedir.

Genç bir kadının geçtiğimiz dönemde vahşice öldürülmesi Türkiye’nin birçok yerinde bugüne kadar hiç olmadığı kadar yankı buldu ve değişik biçimlerde protesto edildi. Bu tür geniş eylemliliklerin toplumdaki bir soruna daha derin bir bakış atmaya ve çözüme yönelik olması açısından düşünüldüğünde mutlaka yararı olacaktır.

Buna bağlı olarak da tecavüz suçu işleyenlerin hadım edilmesi önermeleri çok sempatik gibi gelebilmekte toplumun bir kesimine. Bir bakıma mantıklı gibi görün(ebil)mekte. Başka birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de şiddetin önemli bir bölümü doğrudan kadına yönelik, bu şiddetin de büyük bir bölümü cinsellik üzerinden gündeme gelmekte. Sadece tecavüz ve buna bağlı cinayetlerde değil, her an ve her yerde olabilecek bir duruma gelmiş bu cinsel temelli şiddetin asıl kaynağı erkek olduğundan onun cinsel organın işlemez hale getirilmesi bu tür suçlular için -ki ileride potansiyel suçlular da dahil edilebilir- hadım etme programları uygulamaya kalkmanın da aslında nasıl bir şiddet olduğu ve şeriat kanunlarına nasıl denk düştüğünü anlamak zor olmasa gerek. (Yukarıda değinmiştim) Hırsızlık yapanın bileğini kesmek, zina yapan kadını recmetmek gibi. Yani şiddeti eleştirirken gündeme getirilen çözüm önerilerindeki şiddet (maalesef) eleştirilen şiddet kadar göze batmamaktadır.

Kuşkusuz erkek egemen toplumlarda şiddetin cinsellik üzerinden de uygulanması, karşı çıkılmazlığı oranında içselleştirilmekte ve bir biçimde yasalaşmasa da meşrulaşmaktadır. Bu meşruluk yargıdaki işleyişiyle de en bariz biçimde kendini göstermektedir. Kocasını öldüren kadın ile, karısını öldüren erkek arasındaki ceza oran(tısızlık)larına bakınca bu daha iyi anlaşılır. Oysa (Türkiye’de) yasalarda karısını öldüren erkeğin özel bir haklılığı söz konusu değildir.

Yeniden hadım edilme meselesine döneyim. Eğer erkeğin şiddeti sadece cinsel organına bağlı olsaydı muhtemelen buradaki açıklayıcı unsur yine de farklı algılanabilirdi. Ancak asıl sorun erkeğin cinsel organı değil, şiddetin uygulanabilirliğidir. Erkek, şiddeti birçok farklı boyutta uygulamaktadır. En basitinden erkekliği doğru dürüst »işlev göstermeyen« bir erkeğin de tam bu nedenle şiddet uygulayabildiği bilinen bir durumdur. Dahası, erkek çocuk doğurmayan kadına uygulan şiddet, kuma vs. Türkiye toplumu açısından herhalde bilinmeyen bir şey değildir. Oysa çocuğun cinsiyetini belirleyenin kadın değil erkek olduğu bir sır olmaktan çoktan çıkmış durumda günümüzde.

Bana göre sorunu cinsellikte, cinselliğin  bir araç olarak (da) kullanılmasında değil, şiddetin kendisinde aramak gerekir.

Bir düşünün, birçok tecavüz olayı gerçekleşmekte ve kadınlar kendilerini savunacak durumda bile olamamaktadır. Toplu tecavüzleri ela alalım. Bilmem kaç erkeğin saldırısına uğrayan bir kadın ne kadar direnebilir veya sonucu nasıl değiştirebilir. Sonra yine de öldürülür kadın. Burada aslında şiddetin kendisi belirleyici olmakta. Hatta daha uç bir örnek vereyim. Kürdistan’da öldürülen birçok kadın gerillaya tecavüz eden güvenlik görevlileri üzerine çok şey anlatıldı, yazıldı. Buradaki sorun cinsellikten çok intikam duygusunun ve haliyle şiddetin ölümden sonra bile uygulanabilirliği olduğudur.

Bilirsiniz, birçok tecavüz davasında yargıçlar şöyle kararlar vermiştir: Kadın yeterince direnmemiş (nereden anladıysa) onun için bir biçimde tecavüzü hak etmiş veya (hatta) istemiş bile olabilir. Böyle kararlara Türkiye’de rastlamak çok ender bir durum değildir. İşte şiddeti, bu tür yargı kararları da dahil, toplumun tümünde aramak daha yerinde olacaktır.

Yine geçtiğimiz dönemde bir kadına tecavüz edilmesini yargıç, kadının yeni tanıdığı biriyle içki içmesiyle aklamıştı.

Bu yazıyı yazarken şu haberler yayıldı. Adam karısını doğrayıp 52 parçaya ayırarak çöpe atmış. Zihinsel engelli bir kıza tecavüz eden bir başka kişiye mahkemedeki duruşu vs. nedeniyle iyi hal indirimi uygulanmış. Bir başka davada, kadın tecavüzcülere direndiği için ceza indirimi uygulanmış. Yukarıdaki örnekse ise direnmediği için suçlanmıştı.

Birçok durumda erkek şiddetinin doğallaşmasından, sıradanlaşmasından  bile söz etmek mümkün. Öyle ki erkek şiddetini (cinsellik de dahil) her şeyiyle meşrulaştıran ve daha doğuştan itibaren teşvik eden bir eğitim sisteminden söz ediyoruz. Yine aynı günlerde bir lisedeki bir müdür yardımcısı (kadın) kısa etek giyen kız öğrencileri taciz ettirmek için bir ekip oluşturuyor ve bu »görevli« soruşturma sonucunda başka bir okula atanıyor. Bunun bir cezalandırma mı yoksa terfi mi olduğu henüz bilinmiyor ama Türkiye’deki tecrübeler itibariyle cezalandırma ihtimalinin pek bulunmayacağını düşünmeden de edemiyor insan. Öyle ya Türkiye’de işlenen nice cinayetin fail(ler)i ve yardımcıları mümkün olan en üst boyutlarda terfilerle ödüllendirilmedi mi?

Üç yaşındaki erkek çocuğa kaç kişinin içinde »aslan oğlum göster çükünü« diyen bir toplumdur burada söz konusu olan. Bu çocuk böyle büyüyor, böyle kavrıyor ve her şeyi cinsel organını ucuyla yorumlamaya başlıyor. Sonra da cinsel suçlardaki artışlar, tecavüzler ve kadın cinayetlerindeki tırmanışa şaşıp kalarak (biraz da mecburiyetten) yine aynı mantıkla (yani cinsel organın ucuyla düşünüp) hadım etmekten söz edilmekte ve tek çözüm olarak bu yöntem önerilmekte. Peki aynı mantıkla erkekleri böyle yetiştiren beyinlerin hadım edilmesine ne dersiniz? Muhtemelen sert ve acımasız görünmüştür. Hayır, acımasız olduğunu söylemeyeceğim. Aynı derecede sakat ve mahzurludur. Sadece örneği uç noktaya çekmeye çalıştım burada. Çünkü sorun şiddetin temeline inmeden bu işin halledilemeyeceğidir.

İşin bir başka yanı da dinlerin çoğunun temelinde olan cinselliğe yapılan olumsuz vurgunun bu anlamda da ortaya çıkması ve dolaylı veya doğrudan kullanılmasıdır.

Bütün bu cinsel suçları en azından eğitme (eğitim değil) sistemiyle çocukların iliklerine kadar işleyen toplumun özellikle de din üzerinden güç toplamaya çalışan kesimleri de sorun birebir cinsellikle açıklayarak, artık biçiminden öte bütününü suçlu göstermek için her fırsattan yaralanmaktalar.

Birçok istatistik veri zaman zaman gündeme gelmektedir. Cinselliğin ne denli bilgisizce, tuhaf ve sağlıksız yaşandığı açıklanmaktadır. Okullarda cinselliğe ilişkin veril(mey)en derslerden, herhangi bir sorununu annesi ya da babasıyla konuşamayan ve sonra da yetişkin olan bir toplumun varacağı yeri daha başka nasıl tasavvur etmek gerekirdi acaba?

Bir nedeni de bu olarak cinselliği bir cezalandırma yöntemine dönüştürmek de insanın (ama özellikle erkeğin) inanılmaz bir becerisi olmalı herhalde.

Şimdi başa dönerek yazıyı tekrar okuyalım birlikte.

Bekir Karadeniz


1 Buradaki (...) bölümüne istenen şey konabilir. Anne, baba, akıllı, hoca, koca, öğretmen, politik lider vs.
2 Bu kavram genelde adalete ve yapılan bir şeyin sonuçlarına katlanmaya ilişkin vurgu yanıyla anlaşılır ancak içerdiği şiddet göz ardı edilir.
3 Burada kastettiğim İslamiyettir. Çünkü dinlerin barındırdığı şiddet ögeli öğretiler konusunda İslamcıların kendilerine en büyük rakip gördükleri Hıristiyanlık 1500’lü yıllardan itibaren bu sorunu büyük ölçüde aştı.


Yazıyı pdf olarak indirebilirsiniz.

 

© The contents of this site are copyright. All Rights Reserved.