-->
 
Bekir Karadeniz Web Sitesi
 
 
  
 
_©_BeKa_

Geleneksel Müzikte Kaynak ve Derleyen Üzerine Düşünceler

»Bulabildiğim ölçüde türkülerin kaynak kişisini aktarmaya özen gösterdim. Birkaç tanesi dışında da asıl kaynak (ya da kaynakları) verdim. Bunun anlamını bir kez daha vurgulamak istiyorum. Türkü yakmak çok yoğun bir duygu olayıdır. Bu duyguyu hangi boyut ve biçimde olursa olsun, sözkonusu olan insanın ötesinde paylaşmak bu duygunun azaldığı anlamına gelmiyor. Bu gerçeği düşünerek derleyenden çok, olanaklıysa ilk kaynağı aktarmanın önemli olduğunu yansıtmaya çaba gösterdim.«

Aslında o araştırmada değinmek istediğim ama çok fazla birileriyle anlamsız bir tartışma ortamı yaratmak istemediğim için ayrıntıya girmemiştim. Bu işlerin uzmanı birçok insanla değişik zamanlarda konuştum, araştırmaları inceledim. Genel olarak derlemeciler, kendilerini ilk sırada görmekteler. En genel açıklama da şöyle yapılmakta:

»Derlemeci olmasaydı bu eserlerin başkalarına ulaştırılması olanaklı olmazdı. Kimsenin haberi olmayan herhangi birşeyin değeri de olamaz haliyle.«

Belki konuyla çok doğrudan ilişkisi yok gibi görünebilir ancak insanın dünya görüşüyle ilintili olarak düşününce bu açıklama biçimi bana uygun gelmemekte. Özellikle son 200 yılda Batıda gelişip yerleşen kapitalizme bire bir uyan »herşey pazarlanabildiği ölçüde değerlidir« anlayışıyla doğrudan örtüşen bu düşünce sistemi bana yakın gelmemekte.

Bu konuları ilgili arkadaşlarımla zaman zaman tartıştığımızda ortaya çıkan bir yazımı eklemek istiyorum aşağıya:

»Türkülere ilişkin araştırmalara başladığımda kafamda birikenleri kitaplara aktarmak yerine, kendim için öğrenmeye yönelik bir yöntem izlemiştim. Bu yöntemi inatla sürdürmeye çalışıyorum. Bunun iki temel nedeni var: İlki gelişmeleri ve herşeyi insanın aklında tutması olanaklı değil. Zaten günümüz teknolojisi itibariyle bunları doğru dürüst arşivleme olanağına sahibiz. İkincisi ve en önemlisi »bilen bir araşmacı« noktasından hareket etmek hem tehlikeli hem de cahilce bir yöntemdir bana göre. Bundan dolayı yazarken öğrenme yöntemini temel almaktayım.

İşte bu bağlamda türküleri araştırmaya başladığımda daha önceden kafamda somutlaşan birçok konu gibi »kaynak«, »derleyen«, »yöre« türünden konular daha da belirginleşti. Bir türkü yakmanın insan içinde çok önemli fırtınalar sonucu oluştuğunu hissedebiliyorum. Özellikle günümüzün ticaret dünyasında hesapla ve bu ticarete yönelik yapılmayan (daha doğrusu o zamanlar »yakılmayan«) türkülerin oluşum süreci insan içindeki büyük çalkalanmaları barındırmakta. Yani acıyı, coşkuyu, sevdayı ya da herhangi bir duygu yoğunluğunu yaşayan ve onun sonucunda türkü ya da şiirle ifade edilen duyguların gerçek sahipleri anılmamakta.

Derleyici »profesyoneller« kendilerini öne çıkarıp kaynak kişileri gözardı ettiler genellikle. Falan ya da filan »sanatçının« herhangi bir türküyü alıp istediği gibi değiştirme bozma »hakkı« üzerinde tartışılmadığı gibi bu insanlar kendileri (yani derleyiciler) olmazsa o türkülerin gerçek değerlerini bulamayacağını savundular. Bunun da bana göre hiçbir zaman konuşulmayan iki önemli nedeni var. Birincisi, derleyiciler kendilerini herşeyin merkezinde görerek geride kalanlara ilişkin söz sahibi olma mertebesine ulaştılar, bununla birlikte, özellikle son 1980’lerin ortalarından itibaren ciddi bir gelir kaynağı olan türkülerin »yasal sahipleri« olmuş oldular. Çünkü verilerde adı geçmeyen ve belki hiçbir biçimde olayın takipçisi ol(a)mayacak gerçek »kaynak insanlar« böylelikle daha da etkisizleştirildiler. Bir diğer yanı ise derleyiciler olmazsa bu türkülerin kimse tarafından bilinmeyeceği, o türkülerin derleyiciler tarafından topluma kazandırıldığı düşüncesidir. İlk anlamda mantıklı gibi görünüyor. Ancak kesinlikle katılmadığım bir düşüncedir bu.

Yukarıda sözünü ettiğim gibi ticaret döneminden önce türküyü yakan birinin iç dünyasında yaşananlar temeldir benim için. O anlamda o türkünün başkaları tarafından bilinmesinin herhangi bir anlamı yoktur. Önemli olan türkünün doğrudan muhatabı olan kişi ya da kişilerin mesajı almasıdır. Aslında bu mesaj da genellikle alınmaz. Çünkü herkes bildiğini okur sonuçta.

Bunun öteki yanı da klasik Batı temelli düşünce sistemiyle doğrudan ilişkili olmasıdır. Kristof Kolomb Avrupa’dan gidip Amerika kıtasına ulaşınca orayı dünyaya »kazandırmış« ya da »keşfetmiş« oldu. Dünyayı Avrupa olarak görenin böyle düşünmesi kendi içinde doğal ama bir o kadar da ilkel ve geri bir düşünce -ki konu şu an pek o değil. Ayrıca keşfetmek, icat etmek bilinmeyen, olmayan birşeyi bulmaktır. Amerika kıtası zaten oradaydı. Yalnızca Avrupalılar onu epey geç farkettiler ve çocuklarını şiddetsiz eğiten tek topluluk olan Kızılderilileri bile »yeni dünyanın en vahşileri« haline dönüştürmeyi başardılar büyük bir ustalıkla.

Şimdi aynı örneği, kendilerini herşeyin merkezine koyan derlemecilere uygularsak, örneklerin mekanikliğine karşın çok da yanlış yapmış sayılmayız. İşte bu anlamda derleyicileri temel almama konusunda başından beri ilkeli olmaya çalıştım. Ulaşabildiğim, bulabildiğim kadarıyla kaynaklara yer vermeye çalıştım. Böyle de gidecek eğer çalışmalarım sürerse.

Kapitalizmin olanaklarını çağından çok ilkel bir biçimde kullanmayı ilke edinmiş insanların egemen olduğu Türkiye gibi ülkelerde, herşeye herhangi bir »emek payı firesi« vermeksiniz sahip olan insanlar bu haklarından çok kolay vazgeçmeyeceklerdir. Bunun için çok »makul« gibi görünen nedenler de bulacaklar, teoriler üreteceklerdir. Belki bunların birçoğu gerçekten iyi niyetle yapacaktır bunları. Bilemiyorum, insan beynini açıp bakmak olanaklı olmadığından (ayrıca da gerekmediğinden) bu niyetlerin aslını öğrenemeyeceğiz nasılsa. Ama hiç olmazsa bir biçimde karşı koymak gerekir gibi geliyor bana. Benimki de böyle bir yöntem işte. İşe yarayıp yaramayacağını bile bilmiyorum. Yeldeğirmenine karşı savaşmak gibi bir şey herhalde.

Bütün bunların yanında plakları ya da Azeri radyolarında dinledikleri türküleri (mahnıları) notalayıp derleyici olanlar, bir türküye elini çabuk tutanın sahip olması gibi daha birçok neden de eklenince kaynaklara yönelmek sanırım yanlışı en aza çekmeyi amaçlayan epey garantili bir yöntem olsa gerek.«

Ancak kaynak konusundaki düşüncelerim, derleme yapan ve temel ezgiler üzerinde çalışıp genele sunan insanların emek ve çabalarına saygısızlık etmek olarak yorumlansın istemem. Yalnızca kaynak kişilerin bir boyutuyla »sahipsiz« olmalarını öne çıkarmak istedim. Bilirsiniz adil olmak, kendi çıkarlarıyla ters düşse de, başkasının hakkına ilişkin doğruları söyleyebilmekten geçmekte. Yoksa kendi haklarını herhangi bir biçimde koruyan kesimi yeniden »korumaya« gerek yok.

Bunları gerçekten uzun uzadıya ve biraz da alışılagelmiş şeylere eleştirel yaklaşarak yeniden ele almakta yarar var. Kuşkusuz kesin bir çözüm bulmak olanaklı değil ama yine de gelecek açısından doğruya yakın bir yaklaşım oluşturabilmek, yeni kuşaklara, bugünden daha ilkeli araştırma konularında ipucu verebilmek anlamlı olurdu sanırım.

Şimdi tüm bunların yanında kaynak konusunda işe bir de başka yönden bakmakta yarar var. Her ne kadar tam bir çözüm bulmak olanaklı değilse de en azından bunu gözardı etmemeli diye düşünüyorum.

Özellikle folklor araştırmalarım dolayısıyla yüzlerce insanla görüşme olanağım oldu. Son dönem halk şairlerinden genel olarak tanınan ve tanınmayan hemen tüm tümüyle doğrudan ilişkim oldu. Ya yüzyüze, ya yazışarak ya da telefonla görüştüm, görüşüyorum. Örneğin, Sefil Selimi’den, Devran Baba’ya, Derviş Kemal’den Aşık Zevraki’ye, Aşık İhsani’den Ozan Arif’e, Aşık Reyhani’den Osman Dağlı’ya, Miskini’den Osman Kaya’ya dek akla gelen gelmeyen tüm aşıklarla doğrudan ilişki içinde oldum. Bunları söylememin nedeni, her birinden oldukça ilginç şeyler dinlemiş olmamdandır.

Somut olarak isimlerini vermek istemiyorum ama bir cem töreni sırasında söylenen bir deyişin hiç ilgi bulmaması üzerine, sonraki cemde aynı deyişin Pir Sultan ya da öteki Alevi şairlerinin birinin mahlasıyla söylendiğinde ne denli saygı belirtileri izlendiğini çok insandan dinledim. Özellikle belirtmeliyim, bunları bana anlatanların içtenliği konusunda hiç kuşkum yok.

Şimdi bir düşünün, »A« kişisin kendi deyişi/türküsünü başka birinin mahlasıyla söylemesiyle ortaya çıkan karışıklığı nasıl ayırt edeceksiniz. Çünkü artık bu tür eserler mahlası geçen kişilere öylesine malolmuştur ki ne yaparsanız yapın geri dönüşü sağlayamazsınız.

Cahit Öztelli, Pir Sultan şiirlerini toparlamaya başladığında, her yeni Pir Sultan mahlaslı şiire 10 Lira verirmiş. Bunun üzerine yalnızca Aşık Ali İzzet onlarca Pir Sultan şiiri vermiş Öztelli’ye. Bunların birçoğunu da doğrudan Ali İzzet’in yazdığı saptanmış. İlhan Başgöz hocayla görüştüğümde bizzat kendisi de yinelemişti bunu. Bir bölümünü ayıklayabilmiş ama tümü olanaklı değil. Çünkü duygu, felsefi yaklaşım, müzik estetiği vs. bakımından birebir örtüşmekte bunlar olası Pir Sultan deyişleriyle.

Buna benzer yüzlerce örnek bulunabilir. Yine Pir Sultan mahlaslı yüzlerce şiirin sözgelimi Teslim Abdal ya da Şah Hatayi mahlaslı olarak söylendiği ortada. Araştırmalarımda da belirttiğim gibi, bir sürü Pir Sultan, bir sürü Karac’oğlan yaşamış değişik dönemlerde ya da öyle kabul edilmiş. Özellikle halkın herhangi bir çekincesi, kaygısı olmadan dilden dile aktarmasıyla da bu türkülerin büyük çoğunluğu iyice damıtılıp bugünkü güzelliğe, tadına ulaşmış. Bazı şeylerin anlaşılmamasını hep yadırgamışımdır. Örneğin, öldüğü daha 100 yıl bile olmamış bir Sümmani’nin saptanabilen şiirlerinin sayısı ortada. Ama ne zaman ne nasıl yaşadığı bile doğru dürüst bilinmeyen, bir Pir Sultan, Karac’oğlan ya da Yunus Emre’ye ait yüzlerce şiir/türkü/deyiş/nefes var ortalıkta. Buradaki işleyişi çok düz bir mantıkla yorumlayan birçok araştırmacı, halkın da yanılsamasına yol açıyor bir biçimde. Her ne kadar bazı araştırmacılar bunları bir kişiyle (ya da kişilerle) bağdaştırmayıp, bir gelenek, bir simge olarak ele alsalar da açıklama konusunda sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Bir keresinde Alevi tanıdıklarımın yoğunlukta olduğu bir ortamda şiirden konuşulurken, bir araştırmacı yaklaşımıyla »Çok gerilere gitmenin anlamı yok, örneğin günümüzde ve burnumuzun dibinde yaşayan bir Zevraki‘yi inceleyince Pir Sultan’ın şair yanının ne denli zayıf olduğu anlaşılır« gibi bir ifade kullandığımda pek hoş karşılanmayacağımı biliyordum. Hele bir de insanın adı Bekir olunca zaten yeterince önyargılı olabiliyor bazı insanlar. Çünkü söylediğimin Pir Sultan geleneği ve Alevi/Bektaşiliğin inanç boyutuyla hiçbir bağlantısı yoktu.

Türkülere ilişkin kitaplarımdan bazılarının yayınlandığı yayınevini arayan bir Alevi okuyucu, »Sivas ellerinde zilim çalınır« deyimini pek sevmemiş olacak ki, demediğini bırakmamıştı. Çünkü günün birinde birisi bu acı ve hüzün dolu deyişi »Sivas ellerinde sazım çalınır« biçiminde okuma hakkını kendinde görebildiğinden doğrusunu anlatmak başınıza dert olabiliyor.

Aslında bu konuları rahat tartışma ortamlarında uzun uzadıya aktarmak ya da bildiri vs. sunmak ilginç olabilirdi. Ancak biraz önce değindiğim anlaşmazlıkları yaşamak da pek hoş değil haliyle.

Her zaman söylerim, özellikle kendisiyle konuştuğumda da bir biçimde gündeme getirmişimdir. Abdurrahim Karakoç‘u Türkiye toplumu genellikle duygu yüklü şiirleriyle ve özellikle Zekeriya Bozdağ, Aşık Mahzuni, Musa Eroğlu gibi insanların besteleriyle tanıdı. Her ne kadar o zamanki kendi politik çevresi içinde 18 baskıya dek ulaşmış şiir kitapları olsa da bunların hiçbiri yarına ulaşmayacak. Çünkü diyelim ki bundan 50 yıl sonra ortadan kalkmış olacağı tahmin edilen birçok şiir bu sorunların olmamasıyla birlikte unutulup gidecek. Ama müthiş bir duygu yüküyle işlenen bir sevda şiirinin bundan 50 ya da 500 yıl sonra unutulması olanaklı mı? Onun için de Karakoç’a benim seçeceğim ve yarına kalacak duygu şiirlerinden bir seçme yapmayı önermiştim.

»Yaz Demedim Kış Demedim« adlı kantoyu Urfa türküsüne çeviren sıra gecelerinin tanınmışları, »Eşinden Ayrılan Yaralı Ördek« adlı türküyü Aşık Perişan Güzel’in adını bile anmadan söyleyen bir türkü ustası ve bu türküyü kendisinin diye aktaran »kaynak« kişiyle ya da bugün aramızda olmayan ama »Cehennemin bucağında gizlenir, Çıkar yücelerde seyran eder aşk« diye başlayan Osman Dağlı’nın türküsünü kendi mahlasıyla söyleyen bir Muhlis Akarsu ile nasıl başedeceksiniz.

Gerçi biraz konu dağılır gibi oldu ama bunları belirtmemin nedeni, benzer karışıklıklar olduğunda telif sorununa ne tür bir açıklık getirmek gerektiğini bilemediğimden biraz ayrıntılandırmaya çalıştım.

Sanırım kesin kurallar yerine değiştirilebilmesi hem duygu olarak hem de hukuksal olarak mümkün kılınacak bir gelişme süreci yaşanması yerinde olurdu. Çünkü hukuk açısından doğru ya da haklı görünen herşey gönüllerde aynı düzeyde anlam bulmayabiliyor. Onun için özellikle türkü, şiir gibi duygu temelli ürünleri duygulara denk düşecek bir konumda tartışmak bana daha uygun gibi geliyor.

Genellikle düşünüldüğü gibi eskilere ilişkin telif haklarını ilgili kurumlara aktarmak uygun olabilir. Ancak o konuda da adil bir çözüm bulmak gerek. Alışıldığı üzere herşeyin politik tercihler ve yakınlıklar üzerine oturduğu ilişkilerden arındırıp gerçekten tarafsız ve (görev alan insanların kişisel görüşlerinin ve tercihlerinin dikkate alınması anlamında değil) bilimsel temelli çalışmalar yapan kurumlara aktarılmasına dikkat etmekte yarar var. Bu bağlamda (politik tercihlerin dışında tutulabilmesi için) devlete bağlı kurumlar olmamasında yarar var. Hatta belki böylesi bir yöntemle elde edilecek gelir ciddi bir boyuta ulaşabilirse, bu aynı zamanda böylesi araştırmalarda yeniden kullanılacak bir fonda toplanma biçimine dönüşebilir. Böyle araştırmalara bağımsız kurumlarda bir süreklilik kazandırmak açısından yararlı ve teşvik edici bile olabilir.

İkinci bir yararı da, özellikle telif ücreti ödememek için yaşamayan birçok şairin eserlerinin bestelenmesinden vazgeçmeye yöneltebilir sanatçıları. Böylelikle güncel ve yeni eserlerin ortaya çıkmasına yardımcı olabilir bu uygulama. Bildiğimiz gibi artık neredeyse insana sıkıntı verecek denli aynı sözlerin bilmem kaç kez başka biri tarafından »beslenmesi« de bir biçimde engellenmiş olur.

Halbuki öyle şiirler var ki besteleyerek tadını bozmaktan başka birşey yapılmamakta. Çünkü asıl amaç o şairin adının orada geçmesidir. Sığınılan, ticareti yapılan (ve çoğu da bozulan) odur. Belki gerçekten tüm bunların önüne geçmek için bu kadar beklemek gerekiyordu. Bu anlamdaki çabaları desteklemekten başka yapacak birşey yok.

Bekir Karadeniz

 
© The contents of this site are copyright. All Rights Reserved.