-->
 
Bekir Karadeniz Web Sitesi
 
 
  
 
_©_BeKa_

Dil ve İlişkili Konular Üzerine Düşünceler

»Vay be, öyle bir konuştu ki hiçbir şey anlamadım«

Bu deyimi hemen herkes bilir. Bir durumu »ortalama« bir insanın anlayacağı biçimde anlatamamak yalnızca dinleyenin yeteneğiyle açıklanamaz.

Ustalık, dili en güzel ve en anlaşılır biçimde kullanabilmektir.

Dile yeni eklenen sözcükleri bir zorlamadan çok kulağa ve duyguya hitap etme boyutuyla değerlendirmeli. Yani biraz kişisel bir duygu olarak algılanabilir. Sanırım bir yazar zaten bir biçimde kendi dilini de oluşturmak durumdadır. Bu anlamda öz Türkçeci falan olmak değil ama Türkçeye çok önem vermekten yana olmalı. Bir dile gösterilen saygı yalnızca o topluma değil tüm öteki kültür gruplarına da saygı göstermekle eş gibi gelmekte bana. Sözgelimi kullanılan klavyeden telefon mesajlarındaki Türkçe karakterlere dek özen göstermeli.

Dünyadaki tüm toplumlara ilişkin bir genelleme yapmam olanaklı değil. Ancak bilebildiğim kadarıyla birçok ülkeye göre Türkiye toplumunda abartılı bir dolu davranışın yanında dile bağlı eleştirellik gündeme gelmeli. Örneğin bu denli vatan, millet edebiyatı yapan bir toplumun ruh ve davranış biçimlerinin yanında günlük yaşamlarındaki anlaşılmaz teslimiyeti tartışmaya açmadan sorunu tam anlamıyla çözmek olanaklı görünmemektedir.

Her işe, bayrak, Türklük gibi söylemlerle başlayan bir toplumun (resmi kurumlarının büyük çoğunluğu dahil) Amerikan klavyesi kullanması sanırım Türkiye’ye özgü bir paradokstur. Yukarıda da değindiğim gibi dünyanın tüm ülkelerini bilemiyorum ama Avrupa’nın hemen her yerini, İskandinavya’nın birçok ülkesini biliyorum. (ABD’yi zaten hepimiz kendimizden iyi biliyoruz.) Hiçbirinin kendi sistemleri dışında bir klavye kullandığını görmedim. Türkiye’ye ve Türkçenin kullanım boyutuna göre küçük bir bölge olarak ifade etmenin yanlış olmayacağı ülkeler bile kendine özgün tavırlarında asla taviz vermemekteler. Oysa kendi dillerin yanında en az 2 ek dil artık okulların standardı olmuş durumda. Bu ek dillerin önceliklisi olan ise İngilizce, daha çok da Amerikanca olmaktadır. Ancak hiç bir ülkenin, bırakın devlet dairelerini, bireyler de bile Amerikan klavye kullanmaları söz konusu değildir. Bununla ne uluslararası ilişkilerinde bir aksama olur, ne de bu dilleri Türkiye’dekilerden daha az bilirler.

Milliyetçilik adına toz kondurmayanlar (devletten bireye herkes) önce çocuklarına öğrettikleri dilleri ve bunu öğretmedeki yöntemleriyle övünmeliler. Yoksa bu denli Batıya teslim olmuş bir ruh halindeki toplumların geleceğinin çokça iç açıcı olmayacağı ortadadır.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti kendi sistemini oluştururken Latin temelli harfleri kullanmaya başladı.1 Bunun yeterliliği tartışılabilir. Ancak önemli bir iki noktaya değinmekte yarar var. İlki, F klavye bir Türk dil bilimci tarafından oluşturulan ve Türkçenin en kolay ve hızlı olarak yazılmasını sağlayan biçimdir. Bu harflerin dizilmesi bir rastlantı değil, tümüyle bilimsel bir çalışmanın sonucudur. Ne yazık ki bu gerçek hiçbir zaman okullarda öğretilmediği gibi başka boyutta da gündeme gelmemektedir. Sınırlı sayıda duyarlı insanın dışında kimsenin umurunda olmamaktadır. Öteki ise Türkçede ifade edilen seslerin (eksikliğine karşın) en kolay yazılma biçimlerinin oluşturulduğu ortadadır.

Dil bir düşünme biçimidir. Bu düşünce biçimlerinde yakınlık (düşüncelerin aynı olması değil) insanların birbirini anlamasını kolaylaştırır. Yani »çiçek«, »su«, »ekmek« dendiğinde beliren kavramlar arasında karışıklığın olmaması gibi bir açıklık olarak yorumlanabilir. Dili düşünce biçimine dönüştürebilmek için de onu ana karnındayken duyulan seslerden itibaren öğrenmeye başlamak gerekir. Bunu bir yaşama, hissetme, ifade etme, anlaşma biçimi olarak kavramak gerekir.

İnsanlar dile hakim olabildiği oranda hayatın öteki sorunlarıyla da daha kolay başa çıkabilirler.

Bu da insanın kendisiyle bir bütünlük gösterdiği oranda güzelleşir ve ilerler. Onun için de dil yalnızca kendi kendine değil, ona verilen emekle ve değerle birlikte gelişir. Yani bir biçimde dinamik bir yapısı vardır. Üzerine durmayınca, beslemeyince gelişmez. Ancak bu besleme bir zorlamaya dönüşünse, dil hem buna isyan eder, hem de estetiği bozulur. Bir kaktüsü alıp, özel bir mekana yerleştirmemek koşuluyla, doğal olarak kutuplarda yaşatmak olanaklı değil haliyle. Ancak belki çok uzun bir zaman sonra kendi doğal evrimleşmesiyle birlikte bugün düşünülemeyen ortamlarda da yetişebilecektir. İşte dile de böyle bakıyorum. Kendi sistematiğini zorlamadan ve (hemen her şeyde olduğu gibi) aslına sadık kalarak geliştirilmesi taraftarıyım. Yani buna eklenecek anlamda olduğu gibi eskiden beri var olan sözcüklerin başka bir kökenden geliyor olmaları hiç önemli değil. Yani bir »şer« sözcüğünü içerdiği anlam boyutunda Türkçe bir sözcük karşılıyorsa onu tercih ederim. Ama yoksa -ki yok bence- o zaman »şer« sözcüğünü öteki Türkçe sözcüklere (hiç düşünmeksizin) tercih ederim. Yani uydurukluk düzeyinde öz Türkçeci değilim.

Ancak yine de Türkçenin özellikle 1970’li yılların ortalarına dek katettiği yolu ve kuralları temel almak2 uygun geliyor bana. Bu anlamda, özellikle (herkes tarafından öyle düşünülmese de) politik bir gösterişe dönüşen Arapça ve Farsçayı çağrıştıracak yazım biçimlerine geri dönmek3 pek hoş görünmüyor.

Türkçe alfabenin Latin harfleriyle ifade edilmesi işini genelde iyi yapmışlar diye düşürüyorum. Ancak bazı sesleri yalnızca İstanbul Türkçesi olarak tanımlanan biçime uydurmayı doğru bulmuyorum. Çünkü Anadolu merkezli kültürlerde bundan başka bazı temel sesler de var. Türkçe, Farsça/Kürtçe, Arapça temel olmak üzere çok değişik sesler var. Bunların bir bölümü Osmanlıca da var. Ama Kafkas haklarının kullandığı birçok ses ne Osmanlıcada ne de günümüz Türkçesinde bulunmaktadır. Bence bu bir eksiklik. Örneğin Latin harflerine geçen Azerbaycan (bence yeterli değil ancak) bizimkinden daha iyi alfabe yaptı. Yani 3 yeni harf ekleyerek kendi dillerini tümüyle Latince yazabilecek duruma geldiler. Keşke bizimki de biraz bu anlamda düşünülseydi. Ne yazık ki bu işin o zamanki yetkileri (Atatürk dahil) tümüyle Osmanlı eğitiminden geldikleri için herşeye karşın Anadolu’ya mesafeli kaldılar. Zaten bu alfabeyi yapanlar da içlerinde bir ya da iki İngiliz olmak üzere Alman dil bilimcileri oldu. Onun için »ö«, »ü« gibi harfler ve sesler Almancayla hiçbir dilde olmadığı kadar benzerdir. Gerçi bunun da iyi bir tarafı var sanıyorum. Yani Almancadaki yazım zorluklarını bilen Alman bilimciler bize uygularken gerçekten çok güzel ve pratik yöntemler bulmuşlar. Bizde »ş« harfinin ifade ettiği ses Almancada »sch« harfleriyle belirtilmekte ya da bizde »ç« harfinin ifade ettiği ses Almancada »tsch« harfleriyle yazılmakta. Bu gerçekten sevimsiz bir durum. Bunun nedeni de bu sistemin (Türkiye’deki gibi) merkezi boyutta değil de süreç içinde gelişmesiyle açıklanabilir. Gerçi birbirinden bağımsız beylikler (feodal derebeylikler) Orta Avrupa’ya yayılmış olarak birbirinden epey farklı olarak yaşamaktaydılar. Bir bütünleşme ise Martin Luther ile başladı. Yani Luther o zamanki Prag’da konuşulan Almancayı temel alarak İncili ilk kez Almanca olarak yazdı, yazdırdı. İşte bu dönemden sonra bu beyliklerin bir ulusallaşma süreci başladığından dil de uzun bir süreçte bugünkü haline geldi. Bu anlamda Luther dini değil politik bir liderdi. Oysa daha çok dini lider gibi algılanır. Yani sonuçta bu zorluğu bilen Alman dil bilimcileri Türkçeye epey bir kolaylık sağlamış oldular.

Bir başka yanı da Türkçe de bu türden uzatma işaretleri, seslerinin olmaması. Şöyle bir düşün gerçek bir Türkmen rüzgar, ya da kağıt sözcüklerini bugün kullandığımız biçimde seslendiremezler. Bu anlamda Türkçeyi de aslına uygun olarak kullanmak gibi gelmekte bana bu tür uzatmalar vs. olmadığı zaman. Tabii ki gerektiğinde bu sözcükler kullanılır, kullanılmalı. Ancak yine de bu karşı çıkışı aynı zamanda Türkçeye ilişkin bir savunma boyutunda hissettiğimden bu tür ekleri kullanmıyorum.

Bu arada bazıları ise yazımı tümüyle aynı olan iki sözcüğün sorun yaratacağını söylemekteler. Diyelim ki »hala« sözcüğünün nerede hangi anlamda kullanıldığının anlaşılması için özel işaretler gerektiğini vurgulayanlar var. Ben bunu da temel bazı nedenden dolayı doğru bulmuyorum. Bu tipik bir »cahil aydın« küçümsemesidir. Kendisi olsa bilirdi de, halktan birileri bunu bilmez, anlamaz. Yani sonuçta bu »iyi bilen« ile »avam« arasında bir fark olmalı kompleksidir bence. Öteki neden ise insanların bunu (şu an) bilmemeleri yarın öğrenmeyecekleri anlamına gelmez. Kaldı ki ilerlemeyi sağlamak için hep geri seviyelere düşmek yerine, belli ölçülerde işin düzeyini yukarı taşımak gerekir. Bu dilde de böyle, müzikte de ya da başka herhangi bir şeyde de.

Şimdi tam bu noktada başka bir yan aklıma geldi. Şiirde noktalama işareti kullanmayı da bir anlamda yukarıdaki boyutta düşünüyorum. Yani şiiri okurken »cahil« kişi nerede nefes alacağını, duracağını bilmeyeceğinden bu işaretler aracılığıyla öğretilmiş oluyor. Bir yanı bu. İkinci yanı ise halk şiirindeki temel sistemi kavrayamamaktan gelmekte. Halk şiiri (aslında heceli şiir demek lazım ya bunu bir türlü ben de yapamıyorum) yapısında duraklama yani nefes yerlerini belirler. Bu zaten temelde insanın nefes almasıyla doğrudan ilgilidir. Yani birileri bunu iş olsun diye icat etmemişler, tam tersi doğadaki bir yasayı, işleyişi yalnızca tanımlamışlardır. Başka konularda da, Batılıların ne kadar »ben merkezci« olduklarını açıklamak için kendilerini Amerika’yı »keşfeden« olarak adlandırmalarına tepki olarak veririm bu örneği. Yani Batılı bir gezgin (şimdi biraz politika yapayım: İşgalcilerin denizcisi) oraya gitmeseydi Amerika olmamış mı olacaktı?

Yine şiire dönelim. Bilindiği (ya da bilinmediği gibi) şiirin kendi ölçüleri var. İşte bu ölçülerdeki durak yerleri bu işin noktalama işaretleridir. Sözgelimi 6+5=11 olarak yazılması (aslında söylenmesi) gereken bir dize çok ilgisiz (örneğin 4+5+2=11 gibi) bir hecelemeye göre söylenirse mutlaka okurken sorun yaratır. Sanırım bu tür sorunlar ve aksaklıklar (bizim gibi) şiir yazanların yüzünden çıkmıştır. Hele bir de bu işin okulu (daha önce dert yandığım aşıklık geleneğinin çözülmesi, usta çırak ilişkilerinin azalması vs.) ortadan kalkınca işi iyice karışmakta.

Nereden neye geldi. İşte bu uzatma (ve de noktalama) işaretlerini bu düşünceden dolayı kullanmıyorum. Bunu kimseye yasaklama boyutunda düşünme hakkım yok. Hem zaten, olsa da yasaklamazdım. Ama kendi araştırmalarımda bu boyutuyla işliyorum. Onun için şiirlerde bir »bozulma« (yazım yanlışları hariç) görüldüğünde bunun neden böyle yapıldığının bilinmesinde yarar var.


1 Kasım 1928’de yürürlüğe giren 1353 sayılı yasa ile resmi olarak kullanılmaya başlandı.

2 Belki de benim Türkçeyi doğru dürüst öğrenmeye başladığım dönemlere denk düşmesi nedeniyle bu dönemi önemsiyorum. Yoksa TDK ya da benzer kurumların ille de dayatmaları, sözcük üretmeleri temeline yerleştirilen bir dil bilimi pek sevimli gelmiyor. Kaldı ki yeni sözcük üretmeye ve toplumun beğenisine sunmaya da karşı değilim.

3 Burada »geri dönmek« kavramıyla gericilik falan gibi bir şey kastetmiyorum.

Bekir Karadeniz

 

© The contents of this site are copyright. All Rights Reserved.